cesedi bulundu onikisinde
kaçırıldığında da
kaybolduğunda da
ve cesetkende
yakışıklıydı
AMCAM'DI..."
(YILMAZ ERDOĞAN)
*
Köye kaçıncısı olduğunu bilmediğim gidişlerimden biriydi.Yine bir ilkyaz mevsimi ve yine zorunlu iskana tabi tutulan insanlar gibi,İstanbul'dan geçici bir süre için bile olsa kurtulmanın yarım yamalak mutluluğu içinde gitmiştim.Gündüzleri tütün bahçesinde elimden geldiği kadarıyla yardım ederek,gece vakitleri,yanımda getirdiğim kitapları okumakla ve okumadan artakalan zamanımı her zamanki gibi"bir şeyler"yazmakla geçiriyor,uykunun zoruyla ancak kaldığım yerde,çoğu zaman yatağıma bile gitmeden uyuya kalıyordum...Bir aya yakın zaman geçmişken;artık biraz değişiklik iyi gelir diye bir sabah kalkıp Kızıltepe'ye,Zerga halamların evinde bir kaç gün misafir kalma niyetiyle yola çıktım.
*
Birazdan üstü başı dolu dolu,ağır yükün altında daha bir gürültü çıkararak homurdanan motor sesiyle,Uluköy münübüsü geldi,ve nerdeyse yarım ayak üstü vaziyette koltuklardan birinin boş kalabilmiş kenarına tutuna tutuna oturdum. Ora halkı iyi bilirler ya sizlerden de oraya gitmiş olanlar görmüşlerdir;Bizim köy arabaları,genelde ticari olarak kullanılan özel arabalardır ve çoğu zaman şoförlerin,kapasitenin çok üzerinde bir yük ve yolcu taşıma gelenekleri vardır.
*
Mesela;normal bir binek otomobil en fazla dört veya beş yolcu alabiliyorken,onlar bazan sekiz yolcu bindirebiliyorlar.Bu sayı;araba(station)yani yerli deyimle"Stêj"olursa on'u buluyor...Yolcular arasında bir de çocuklar varsa;görmeyin gitsin zaten...artık kaç kişi sığarsa.Ön tarafa oturunca vites koluna hareket payı kalmadığından bacaklarınızı birbirine yapıştırmanız yetmez,tam olarak kasılıp sıkıştırmanız gereklidir.Yoksa araba har an bir diz temasıyle vites değiştirebilir,ve biraz süratli gidiyorsa ne olacağını tahmin etmek pek zor değildir...*Tabi bununla bitmiyor,birbirinizi sıkıştıra tıkıştıra oturduğunuzda,ayaklarınızı öyle uzatmanız imkansız...Çünkü çoğunlukla ayak yerleri;yoğurt peynir bakraçlarıyla veya irili ufaklı sebze meyve sepetleriyle ve en kötüsü de,kaçamasınlar diye ayaklarından bağlanmış,ayaklarınızın insafına bırakılmış vaziyette muhtelif kümes hayvanları ile çoktan doldurulmuştur...Şansınız varsa aralardan bir yerden ayaklarınızı uzatıverebilirsiniz,-yine tabi dersem kızmayın-uzatıverebilirseniz!
*
Yol boyunca beş para etmez sözler,lakırdılar,sohbetler,köyün -şimdi sözümona asfalt-o zamanlar toprak yolundan yükselen toz duman,kiminin efkar basmasa da yaktığı kaçak sigaranın o kendine mahsus genzi tırmalayan dumanı eşliğinde,titreye sarsıla,içiniz dışınıza sarkarak kızıltepeye varır,kendinizi biran önce can havliyle dışarı atmak için ezberinizdeki tüm duaları okursunuz...
*
Sebebi malum,her yerde olduğu gibi Orada da daha çok"kazanma"meselesi.Her neyse...Halamlara vardığımda vakit öğleye doğruydu...Kızıltepe'nin meşhur yaz sıcağının altında yürüyerek gelmiş olmanın verdiği susamışlıkla uzatılan soğuk su bardağına iki elimle saldırdım.Bir tane,bir tane daha ohhhhhhhhhhhhhhh...ya Rabbi şükür!*Ertesi gün akşama doğru ortalık biraz serinler gibi olunca;yaşıtım olan,ve çocukluğumuzun birlikte geçtiği halamın oğlu Samet ile,biraz hava alıp nefeslenmek için çarşıya çıktık.Urfa caddesini boydan boya yürüyüp,diğer hala çocuklarının,"Qadê Özmen binalarındaki"iş yerlerine yöneldik.Abdülmenaf bizi her zamanki gülüşüyle karşıladı,sanırım bizim Abdurrahman da oradaydı...bir süre oturduk ki;"hadi size çay söyleyim"dedi,ve birden aklına mühim bir şey gelmiş gibi sıçrayarak"ya haberin yok mu Bilâl?Ali dayım çay ocağı açmış"deyiverdi.Gerçekten haberim olmadığını söyledim,Samet;"o zaman hadi onun yanına gidelim,hem hayırlı olsun demiş oluruz"dedi...İçimde bundan ötürü bir memnunluk duygusu vardı...Hemen dükkanın bulunduğu pasajın karşısında,bir köşebaşı yerdeydi...Dükkana yaklaşırken,Amcamın büyük oğlu,her halde sekiz-dokuz yaşlarında olan Mübarek,üzerine su bardakları dizilmiş tepsiyle ayran makinasının yanına ilişti ve bardakları dikkatle rafa yerleştirirken bize doğru bakar bakmaz güldü,işini bırakıp bize doğru koştu...Sarılıp gözlerini yanaklarını öptük peş peşe...Sonra daha küçüğü olan Yavuz da aynı şekilde...
*
Derken amcam Ali dükkanın kapısında göründü,elini öpmeye davransam da buna her zamanki gibi izin vermeden,yanaklarımı gözlerimi kaç kez öptü bilmiyorum.Sapsarı dişleri,dağınık saçları,kısmen ağarmış ve bir kaç gündür traş olmamış kirli sakalıyle gülümseyip"kaç gündür nerdesin hayın adam?"dedi.Yeni geldiğimi ve halamlarda kaldığımı söyledim,biraz sitemli;"senin orda burda ne işin var,akşam bizdesin tamam mı...?deyince,"Aslında itiraz etmek gelmiyordu içimden,uzun zamandır onunla sohbet etmemiştik ya yine de teşekkür ettim"bu işler teşekkürle olmaz geleceksin işte o kadar"dedi..."Tamam"dedim,ve kalkıp bize birer çay doldurdu.*İçerisi yeni boya kokuyordu hâla...zaten bir kaç gün olmuştu henüz burayı açalı,iki yana alçak kayışlı taburelerden dizilmiş,aralarına pırpıl pırıl yeni sehpalar yerleştirilmişti.her sehpanın üzerinde bir kül tablası,bir de şekerlik duruyordu.Her yer tertemizdi...İkimize yanlarında yer verdikten sonra kendisi de Samet'le benim aramıza oturdu...
*
Daha sonra bizden başka kırklı yaşlarda,avurtları çökük,kocaman yeşil gözlü,ön tarafları iyiden iyiye dökülmüş sarı saçlı,pala bıyıklı ve uzunca boylu adamı farkettim.Biraz ötemizde oturuyordu,O da bize bakıp gülümsüyordu.Amcam Ali'ye kim bu gençler?diye sordu.Amcam Ali,beni gösterip"bu Şeyhmus Abimin oğlu Bilâl"bu da Zerga ablamın oğlu Samet"dedi,ona dönerek ve"ikisini de çok seviyorum"diye bitirdi cümlesini...O da uzaktan bir akrabamızmış,bu kez iri dişlerini iyice belli ederek güldü ve;"Vay be,bizim bülbül bu mu,inanamıyorum ya ne kadar büyümüş maşallah!"dedi.
*
Sonra biraz düşününce hatırladım,Annemin anlattığına göre bebekliğimde onların komşusuymuşuz ve bu dediğim beyin,artık yaşamayan rahmetli annesi,sıklıkla bize gelir,beni"bülbül"diye çağırıp severmiş,uzun saçlarımdan ötürü de;"üstü kız altı erkek bu bebeğin"dermiş.Bana bu yüzden bülbül dediğini anladım sonra,mahcupça gülümsedim,"bülbül nerde ben nerde"diye geçirdim içimden,gülden yana diken yemiş yerlerimi hatırladım,öylece sustum kaldım. Amcam konuşkan bir insandı,pek meraklı tiplerden değilse de,bir mevzu açıldığında sonuna dek sorar,öğrenir,yine bildiği hemen her şeyi de anlatırdı."hadi anlat"dedi;"Ne anlatayım amca,her şey malumundur zaten"dedim,Baktılar ki ben pek konuşmuyorum,kendi aralarında sohbete daldılar...
*
Gençliği İstanbul'da geçmişti amcamın,Yani ben doğduğum zamanlar ailecek taşınmışlar,bir kaç sene sonra ninemler dönmüşler ama o orada kalmayı seçmiş,zamanla beraberlikleri olmuş bir kaç kadınla...Bir ara doğu kökenli bir hanımla evlendiğini ve fazla sürmeden ayrıldıklarını da duymuştuk çocukluğumda.Aradan yıllar geçince tekrar bir başka kızla nişanlanmıştı sonra.İşte o günleri daha iyi hatırlıyorum,düğün yapacak kadar parası çıkışmayınca mecburen köye babamlar ve Şerif amcamlardan maddi destek istemek için köye gelmişti... Sonra o orada misafirken,kavga ettiklerini de hatırlıyorum,çıkan gürültüye konu komşu koşup müdahale etmişlerdi...daha O geleli bir kaç gün geçmiş olmasına rağmen amcamız olacak Şerif onu evden kovuyordu.Sonra yatıştılar tabi,uzunca bir süre Amcam Ali hakkında iyili kötülü laflara,olduk olmadık dedikodulara şahit oldum...Kimi ne içkisini bırakıyor ne karı kız peşinde koşmasını...kimi bilmem olmadık daha neleri...Sonra;amcamız demeye utandığım Şerif'le babam ve bir kaç diğer akraba,onu bütün isyan ve itirazlarına rağmen bir daha İstanbul'a göndermiyeceklerini,münasip bir kızla evlendireceklerini filan söyleyip salmadılar...
*
Daha sonra Rahmetli Emine ninemle beraber ayrı eve çıkmışlardı...iki tane oğlak almıştı o sıralar,sabahları onları önüne katıp behçeye gider,akşamları aynı şekilde döner olmuştu...bir kaç ay sonra da onu eskiden sadece Xelef,Şimdilerde Hem hacı hem de Xelef olmaya devam eden bir akrabanın Kadriye isimli kızıyla evlendirmişlerdi...Bir kaç yıl sonra Kızıltepe'ye,hem Xelef hem de Heci Xelefin;kızına yaptırdığı eve taşınıp gitmişlerdi...Bu süre zarfında kimi zaman çay ocaklarında,kahvelerde çalışmıştı.Sonra bir akrabayla ortak lokanta filan açmışlar diye duymuştuk bir aralar...
*
Durumu iyice düzelir gibi olmuşken Sevgili ve de muhterem -Eskiden sadece Mahmut,şimdilerde hem hacı olabilmiş,hem de Mahmut kalabilmiş dayım,onun kanına girip ortaklaşa kamyon almışlar,sonra bir lokanta da Mersin'de açmışlar ve tabii ki kaçınılmaz olarak yine ortaklaşa iflas etmişler...
*
Velhasıl yine toparlanmış Amcam Ali,tekrar ve başka bir akrabayla ortaklık derken,bu kez işler biraz yolunda gitmiş,iş yerlerini ikiye katlamış...O dönemler okulu bıraktığım zamanlara denk geliyordu,bir kaç ay yanında garsonluk da yaptım,sonra malum anlaşmazlıklar devreye girince ayrılıp İstanbul'a gitmiştim.sonra yine iniş ve iflasını duyduk,hal böyleyken kendisine de İstanbul yolları görünmüş,artık İstanbul'a çalışmaya gider olmuştu,Biz abimler,ben ve bir kaç akraba çocuklarıyla bekar kalıyorduk o zamanlar,yanımda oturur ve en kederli türküleri çalmamı isterdi bağlamamla,acemice çalar,ustacasöylerdim,söyleybildiklerimi...ard arda sigaraları devirirdi...hala içki filan içermiydi bilmiyorum ama çok efkara kapılıp daralışlarını hatırlarım her zaman...
*
Kebapçılık,dönercilik ve aşçılık derken,anca biriktirebildiği bir kaç kuruşla;bu şimdi içinde oturduğumuz çay ocağını açabilmişti.Yani hayatı iniş çıkışlarla doluydu...Bu kez sevinmiştim,hiç değilse bundan sonra çocuklarının başında durabilecek olmasına seviniyordum...Hadi geçen geçmişti,hiç değilse bundan sonra ailesinin yanında olması güzeldi...Bir el beni dürtüyordu...Sametin sesiyle irkildim,ne zamandır konuşuyorlardı,önümüzdeki çaylar kaç defa tazelendi,kaç sigara yakıp kül tablasına bastırdım farkında değildim..."Dayı ne düşünüyorsun?diye sordu..."hiiç dedim"omzumu hafif kaldırarak...Amcam bir sıkıntım olduğunu,ve aslında sıkıntılarımın bir iki tane değil,bir sürü olduklarını üstelik de hiç geçici olmadıklarını biliyordu,kısmen de olsa...Bu yüzden belki bana;"Yarın değil,bu gece bize gidelim,konuşur dertleşiriz biraz"dedi... Ortalık kararmaya dururken;"gitme vakti geldi"diye Samet ayağa kalkınca peşinden ben de kalktım ve yarın gece kendisine misafir olmak üzere sözleşerek ayrıldık ordan.*Kızıltepe'nin kızıl akşamlarından birindeydik...Kimi esnaflar kepenklerini kapatıyor,kimileri toparlanmaya çalışıyor,seyyar satıcılar,artık karanlık çökmeye başladığı için evlerinin yolunu tutuyorlardı yavaş yavaş...
*
Biz eve varana kadar,perdeler çekilmiş,ışıklar yakılmıştı çoktan...Gerçi eşiyle Hacca gitmiş olan halamın yokluğu hemen her şekilde belli oluyordu ancak,Halamın çocuklarının o her zamanki sıcaklıkları,bana kendi evimde bile bulamadığım rahatlığı veriyordu...Birazdan sofra kuruldu...Feride yine maharetini göstermiş,birbirinden güzel yemeklerle doldurmuştu orta yeri...Feride,evin en büyük kızı...ne zaman görsem mutlaka ama mutlaka bir işle meşgul olan Feride...Ya elinde koca bir kepçeyle yine kazan yavrusu bir tencreyi karıştırırken,ya önüne yığılmış bulaşıkları yıkarken,ya çamaşır asarken ya da ütü yaparken gördüğüm,ama neredeyse hiç bir zaman boş ve dinlenirken göremediğim emektar Feride..."Allah bahtını emeğin kadar güzel eylesin"deyiverdim içimden,o nefis yemeklerden yerken...*Yemek sonrası malum çay filan derken,bizim Abdurrahman;"Dayı bu akşam birkaç misafirimiz gelirse onlara biraz bağlama çalarmısın?"diye sordu,onu kırmak olmazdı,geldiler saz pek amatör bir aletti ama yine de hoşuma gitmişti...Hesapta olmayan misafirler de geldiler sonra,güzel ve kolay unutulmaz akşamlardan birini yaşadık hamd olsun!...Herkes ilerleyen saatlere doğru dağılmaya başlayınca,yataklar serildi,Sametle aynı odadaydık,eskiden olsa;gözlerine uyku girmez,saatlerce derin nefeslerle çektiği sigara dumanı eşliğinde,peş peşe ahlar oflar çeker,amca kızı Gozel'e olan vurgunluğunu anlatır,O'na kavuşmanın o paha biçilmez,hatta O'na göre erişilmez hayâlini kurar,Bir arabeskçinin sesinden kasetin iki yüzüne bilmem kaç kere kopyalayıp doldurduğu"Güzel Güzel"adlı şarkıyı yine defalarca dinletir,bana derdini anlatır,bazan sabahlara dek ne uyur,ne de beni uyuturdu...
*
Şimdiyse artık kaç yıldır evliydiler,yanlış anımsamıyorsam bir kaç çocukları da olmuştu o anlata anlata bitiremediği Gozel ile...Ama gel gelelim en mutsuz çiftlerden biri olup çıkmışlardı...Samet'in eskiden hayalini kurarak uyku uyumadığı Gozel;artık gün aşırı hatta bazan günde bir kaç defa yine Samet'ten hesapsız dayaklar,yakası aralanmadık küfürler yiyiyor,üst üste haklı haksız hakaretlere maruz kalıyordu...Bu nedenle artık Samet'e karşı derin bir soğukluk duymaya başlamıştım.
*
Hani bilirsiniz,maddenin ve insanın değişik halleri vardır,bundan yola çıkarsak;aşkın da değişik halleri olduğunu var sayabiliriz,varsayımlar pek sevilesi şeyler değiller gerçi ancak,asıl merakım;Samet,aşkın hangi halindeydi,bence kesinlikle katı haliydi,hem de en katı ve en gaddar hali...Ben bunları anarken ve bir kuşun daldan dala çevik kanatlanışı gibi düşünceden düşünceye sekerken,Samet çoktan uyumuş,hafiften hırlayıp tıslamaya başlamıştı bile... Başımı yastığa bıraktım,Ya Rabbi!bu evde,yine her gelişimdeki kadar mutluydum...her şey birbirine girip flulaşırken sızıp uyumuşum o halde...
*
Birden telaşlı ve hırçın bir ses tonunda adımın üst üste bağırılmasıyle yataktan sıçramam bir oldu...neye uğradığımı şaşırmış halde önce yarı uykulu gözlerle odanın içini dolandım,Samet hala ısrarla bağıra bağıra"kalk kendine gel,Ali dayımı hastaneye kaldırmışlar yetişelim çabuk"diyordu...Tekrar yatağa yığıldım,ama hala kendime gelmemiş olmalıydım ki;"yahu ne oldu kıyamet koparıyorsun ne olmuş anlat"deyince"Kalk Bilâl"dedi"Ali dayım rahatsızlamış,hastaneye kaldırmışlar,kalp krizi geçirmiş"yatakta biraz daha dönmeye niyetim vardı...gözümü açmadan,"tamam be"dedim,"hele Feride bize bir bardak çay yapsın içer gideriz"dememle,yorganı sert bir şekilde üzerimden sıyırıp alması bir oldu..."Kalk Bilâl Ali dayım ölmüş...ölmüş! Avlu kapısından çıkarken,ilk defa yapıyormuş gibi acemi ve beceriksizce ceketime kolumu geçirmeye çalıştığımı hatırlıyorum...elimi ceketin içine her uzatışımde boşluğa çıkıyordu...
*
Günün ilk pırıltıları gölgelerimizi yürüdüğümüz yöne paralel uzunca yerlere uzatıyordu,bazan önümüz sıra,bazan arkamız sıra,bazan yanımız sıra...Sanki yerle gök birleşiyor ve ben ortalıkta unutulmuş tek nesne gibi aralarında ezilip sıkışıyordum...Ya da yerler bir halı gibi ayaklarımın altından çekiliyor gibiydi...Aslında böyle bir haberle uyanan her kes için gerçek ve geçerli olabilecek tek bir"gibi"varsa;o da bunun tam olarak neye benzediğini bilme bilincini çoktan yitirmiş olmaktır her halde...Yol epey uzak olmasına rağmen ikimizin ağzından da tek kelime söz olmadı...Aslında aklıma annem geliyordu,yani Samet doğrudan söyleyemiyor ama yoksa ölen annemse?Bu düşünceyi kafamdan kovmaya çalıştım,hatta sormaktan dahi korkuyordum.
*
Oturdukları sokağa girerken bizimle karşılaşan bir adama;bu olaydan haberi olup olmadığını sordu Samet...Adam da olabildiğince üzgündü,"biz arabaya daha yetiştirirken zaten ölmüştü"diyebildi ve"başınız sağ olsun"dileğiyle yere baka baka gitti...Sokakta başka da kimseler yoktu.Amcam Ali'nin,aynı sokakta oturan bacanağı Zekil'ere uğrayalım bari dedik,Avlu kapısını kızı açtı,O da adamla hemen hemen aynı şeyleri söyledi...Ve birden Amcam Ali'nin küçük oğlu Yavuz belirdi arkasından,ilk kez irkildim uyuşukluğumdan...yine koşup bize sarıldı,ama bu kez dünkü tatlı gülüşüyle değil,feryatlar,çığlıklar içinde ağlıyordu...bir kaç damla hissettim yanağımda fakat hâla inanasım yoktu...Çaresiz onu kıza tekrar emanet bırakıp dışarı çıktık..."nasıl edelim"derken,Samet'lerin amcalarının arabası geldi,kendisi gelmek istemeyince onu orda bırakıp ben de onlarla bindim ve köyün yolunu tuttuk...yine malum toz duman içinde köye girerken,mahallenin diğer ucundan feryad seslerini işitmeye başlamıştık bile...
*
Cenaze her zamanki gibi büyük dedemlerin bahçe avlusundaki gusülhaneye konmuştu...İki kanadı ardına kadar açılıp birer taşla sabitlenmiş dut ağacının kalın tahtalarından mürekkep ağır avlu kapısından bahçeye girdik.Buraya gelmeyeli yıllar olmuş olmasına rağmen hemen hiç bir şeyin değişmediğine şaşırmıştım doğrusu...Ölülerini seven insan(cık)lar arasında tüylerim diken diken bir halde,annem ilişti gözlerime,can havliyle kapıya saldırıp içeriye girmek istiyor,Amcam Ali'nin ölüsünü son kez de olsa görmek istiyor,dayımlar filan engel olmaya,onu sakinleştirmeye çabalıyorlardı...
*
Çabalar sonuç vermeyince ben de davrandım ve"bırakın görsün O'nu"dedim.koluna girdik,içerde battaniyelere sarılı halde,sadece yüzü dışarıda kalacak şekilde yatırmışlardı...Ocağın üzerine su konmuş,kazanın altına kalınca odunlar sürülmüş,gür bir ateş yanıyor,su nerdeyse kaynamak üzere,buhar salıyor,dumana karışıp yukarı doğru süzülüyordu.Nefes alınacak gibi değildi içerisi.Annem bu...biraz bir şeyler mırıldandı,alnını öpmeye çalışırken üzerine yığıldı ölünün,Kaldırdık güç bela,dışarı taşıdık onu...duvarın dibine çöktü kaldı...
*
İlk gördüğüm insan ölüsü;daha bebekliğinde ölen bir erkek kardeşimindi,hâla unutabilmiş değilim,her halde yirmibeş seneden fazla bir süre geçti üzerinden,ancak şimdi yazarken daha bir canlanabiliyor hayâlimde.İsmini Ferat koymuştuk,bebekler çoğunlukla güzeldirler ya gerçi,O sanki daha çok güzeldi,ama hiç güldüğünü hatırlamıyorum...hep hastaydı ve çoğu zaman ağlamazdı bile...Bazan bir iki hıçkırdığı duyulunca eline bir parça ekmek tutuştururduk,henüz dişleri olmamasına rağmen,o ekmeği up uzun parmaklarıyla kavrayıp ağzına koyar kemirmeye çalışır,belki de emzik sanıp emerdi hatta...Hep yerlerde debelenir dururdu,Annemin iş-güç yüzünden,ne onu pışpışlayacak zamanı olurdu,ne de onu zıplatıp oynatarak avutacak hali...Zaten sütü de az olduğundan yeterince beslenmedi de...
*
Uzatmayalım,bu hastalık epey bir sürdü ve Ferat artık bir deri bir kemik,kuraklıktan çıkan insanlar gibi,her saat daha çok eriyordu sanki...Nihayet Annem ağlaya sızlaya babama anlatıp,O'nu razı etti,beraber Kızıltepe'ye dotora götürdüler.Doktor çocuğu bu halde görünce babama sert çıkmış biraz da haklı olarak tabi ve;"ölecek duruma gelmemiş;çocuk zaten ölmüş sayılır,bari bu yaz sıcağında O'nu buralarda tutmayın,serin bir yerde tutun ki çocuk,bari ölürken son birkaç rahat nefes alabilsin"demiş ve göndermiş onları.
*
İşte ondan sonra da Annem kucağında getirmişti bahçeye...Kayısı ağacının gölgesine serili şilteye bıraktı kundağını,bana kendisine göz kulak olmamı söyleyip tarlanın tütünlerin arasında kayboldu...Derken aradan epey bir zaman sonra,bana seslendi,"kardeşin nasıl"diye sordu...Başucuna vardım ancak ne ses ne kıpırtı vardı,her halde uyuyordur dedim...Birazdan annem çıkıp geldi,ve kundağını kucağına almasıyle haykırması bir oldu...Ferat çoktan ruhunu teslim etmişti...Annem önde bizler arkasında o kızgın ateş sıcağında evin yolunu tutmuştuk,yolda bizi görenlerin bakışlarını hâla unutamam,bilmiyorum bir gün bu yazdıklarımı gerçekten unutabilecekmiyim?Bence bunun olması için ya benim tamamen delirip şuurumu yitirmem gerek,ya da beynimi bir başka beyinle değişmeleri gerek...Aksi halde unutmak imkansız ötesi...*Aslında yazdıklarımdan ibaret değil her şey,ama içimde kalanları tamamen kağıda yansıtabilecek yetenekten yoksunum belki,Dahası bu kadar kabiliyetli bir yazar varmıdır,var ise kimdir bilemiyorum...
*
O heyulalar arsında,bir kenara yığılıverdim,çimenlerin üzerinde bir şiltenin üstüne biraz ip ve bir bıçak konmuştu...Öyle ya!kefen bıçakla biçilecekti...yoksa bu hengamede bıçak başka ne diye oraya getirilsindi ki?İlk defa sigarayı hatırladım,daha ilk birkaç nefeste,akrabalardan yaşlı bir kadın bana doğru gelerek hiddetli bir çıkışmayla"orda durmuş ne bekliyorsun öyle?kalk çabuk mezarlığın oradaki mescidin içinde kefen bezi varmış,koş al getir onu"Bunları bana mı söylüyor diye emin olmak için gayrı ihtiyari arkamda kimseler var mı diye dönüp bakındım,hayır,kimseler yoktu,sigarayı yarıda fırlatıp koşar adım mescide yöneldim...
*
Mescit dedikleri;beton briket bloklardan örülmüş,bir kaç metre genişilkte,doğru dürüst bir biçim verilmemiş her hangi bir basit ev gibi duruyordu.Yarı açık kapıdan girdim girmesine ama almaya geldiğim kefen bezinin nerde olduğunu bilmediğimden şöyle bir göz gezdirdim içerilerde,kapakları üzerlerine ters konmuş bir kaç boş tabut,bir ölü sedyesi,duvarlara asılı bir kaç el örmesi çanta filan derken,zaten raf ve dolap gibi şeyler de olmayınca;artık olsa olsa bu çantalardan birindedir deyip,birini kaptığım gibi dibinden tutup ağzını alaşağı bıraktım,içinden misvaklar tesbihler,namaz başlıkları bir kaç şişe lavanta yerlere döküldüler tabi bizim kefen bezi de dipte olduğu için en son üzerlerine düştü...Onu kapıp kenara koydum,yere saçılan öteberileri tekrar topladım çantaya tıkıp eski yerine astım...Her şey tamam da"kefeni öyle açık seçik götürmemeli"deyip,bir torba,poşet gazete kağıdı filan aradım,bezi içine dolamak için bu kez;ama nafile...yoktu işte...tek çare ceketimi yere serip kefen bezini içine bırakıp sarmaladığım gibi tekrar geldiğim yöne doğru koşturdum ve o günden sonra o lacivert ceketimi hiç giyemedim.*Artık oralarda o gerginlik içinde,o feryad ve bağırışlar arasında duramadığımdan bizim evin yolunu tuttum,sanırım cenaze işlemi tamamdı ve birazdan Amcam Ali,son olarak bir sal üstünde elden ele değişilerek mezarlığa götürülecekti...
*
"Her nefs ölümü tadacaktır"...bunu hepimiz"biliriz"Ancak ne varki;ne zaman öleceğimizi bilemediğimizden midir,nedir bilmiyorum,dünyaya kazık çakmış gibi yaşamaktan da geri durmayız bir tek adım bile...*Amcam Ali'nin ayakkabıları eşikte ve belki de gelen gidenin telaşıyle;ayaklar altında sağa sola savrulmuş kalmıştır bu sabah...Ceketini askıdan indirememiş,kollarına kollarını geçirmemiştir...yani amcam Ali'nin o sabah evden o halde çıkacağı,ne benim ne de başka hiç bir Allah'ın kulunun aklına gelmemiştir.
*
Sonradan Kadriye yengemin,yani eşinin anlattıkları anlatıldı bana;"oğlumuz Şerifi yıkayacaktım...çocuğu yıkayıp kuruladım ki,ben öteberiyle uğraşırken,O içeri babasının yanına girmiş,telaşla beni çağırdı,"Koş anne!...babama bir şey oldu...ölüyor sanki"demesiyle hırıltılarını duydum...içeri girdiğimde ağzından köpükler kabarıp iniyordu...O anda telaşla bir bardak su getirdim,ağzına tuttum ama,suyun çoğu yastığa dökülüyordu...O can veriyordu ya da vermişti bile,Can havliyle dışarı fırlayıp bağırmaya başladım,haykırdım,çırpındım...Ama konu komşu feryatlarıma yetişene dek,sanırım O zaten çoktan ruhunu teslim etmişti"...
Sonradan Kadriye yengemin,yani eşinin anlattıkları anlatıldı bana;"oğlumuz Şerifi yıkayacaktım...çocuğu yıkayıp kuruladım ki,ben öteberiyle uğraşırken,O içeri babasının yanına girmiş,telaşla beni çağırdı,"Koş anne!...babama bir şey oldu...ölüyor sanki"demesiyle hırıltılarını duydum...içeri girdiğimde ağzından köpükler kabarıp iniyordu...O anda telaşla bir bardak su getirdim,ağzına tuttum ama,suyun çoğu yastığa dökülüyordu...O can veriyordu ya da vermişti bile,Can havliyle dışarı fırlayıp bağırmaya başladım,haykırdım,çırpındım...Ama konu komşu feryatlarıma yetişene dek,sanırım O zaten çoktan ruhunu teslim etmişti"...
*
Sonra...sonra olmazdı böyle sonlarda...dahası sona gelmiş olmanın sonrası olmasa gerektir...O'nun vefatı zamanında Kadriye yengem zaten hamileymiş...Bir kaç ay sonra bir kızı olduğunu duyduk...O'nu hiç görmedim,lakin görmediğime neredeyse seviniyorum...Çünkü küçük kızı bir gün,aynı zamanda geçimini sağlamak için terzilik yapan annesinin gelen mahalleli müşterilerle ilgilenmek için uğraştığı bir sırada,küçük kız da evin bahçesine çıkmış oynuyormuş.Kadıncağız o sırada kendi çıkıp bakamayınca oğlu Şerif'e seslenip"bak kardeşin ne yapıyor avluda"deyince,Şerif çıkıp küçük kızın,minik ayaklarına annesinin ayakkabılarını giyerek,ayaklarını yere sürüye sürüye yürüyerek oynamakta olduğunu görüp,tekrar içeri girmiş,aradan biraz zaman geçince tekrar seslenmiş annesi;Şerif bu kez çocukça bir aldırışsızlıkla gitmeyince,kendisi çıkıp bakmış,kızı damdan akan suyun altındaki büyük su kovasına düşmüş ve sadece ayakları havaya dikili halde bulmuş.Yine feryâd figân Diyarbekir tıp fakültesi hastanesine kaldırmışlar...Ertesi gün sabah vakti de yoğun bakımda ölmüş...
*
Bu gün,bu akşam amcam Ali'nin davetli misafiriydim,değil mi ki otuz yıla yakın zamandır onun yiğeniydim,O'ndan bir şeyler alacaklı değilsem de;Ona bir şeyler verebilecekliydim...Şimdi hâla biraz önce aralarından çıkıp geldiğim feryat ve bağırışlar,ben uzaklaştıkça çoğalıyorlar sanki...Bu kez içimden;Allah'tan başka kimselerin duymadığı suskun ve boğulasıya bir ağlayış...İçinizde amcası ölenleriniz bilirler elbet...bunun nasıl bir tufan olduğunu...İlle de amcası ölmüşler bilirler...Ya ben ne bilebilirim ki...bütün bunları bildiğimden mi söylüyorum sanıyorsunuz...Onun vefatında benden başka nerdeyse herkes ağız birliği ile ağlıyordu...aradan yıllar geçti...ve ancak şimdi ağlıyabiliyorum...Artık amcamın ölmüş olduğuna her kes kadar,sizler kadar inanıyorum...
*
Bilâl Mardin
UYARI:TÜM HAKLARI YAZARINA AİTTİR,İZİNSİZ KOPYALANIP KULLANILAMAZ.
UYARI:TÜM HAKLARI YAZARINA AİTTİR,İZİNSİZ KOPYALANIP KULLANILAMAZ.
