Amatör bir şair,acemi bir ressam,meraklı bir yazar ve bestekâr bir müzisyen...


yurduma ve yarime dair...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Kesran

Şafağa doğru...Tan yeri inceden bir aydınlanmaya yüz tutarken,caminin hoparlöründen,önce imamın gırtlağını temizlediğini belirten bir aksırık,sonra da mikrofonu ayarladığını haber eden birkaç tıkırtı,o sessizlikte vadiye yankılandı ve peşinden,davudî bir sesle"Allah-û ekber...Allah-û ekber!..."hicaz bir sedâ yükseldi göklere doğru,emektar imam Şeyhmus amcanın içlerinden.Sabahın dondurucu seher yelleri,inceden bir hışırtı içinde,ağaçların yapraklarını değişik tonlarda hışırtılarla titreterek,Kavakları ağır ağır salındırarak güze doğrulan yaz sonlarının serinliğiyle derenin şırıltısına karışarak horoz ötüşlerine eşlik ediyordu.Uzaktan yakından yuvalarından uyanan serçeler cıvıldaşmaya başlıyorlardı bir yandan. Bu ezan sesiyle uyandı Ferec.Önce akşamdan beri iniltilerden gözlerine uyku girmemiş hanımının başucuna çömelip ellerini alnına koyarak nasıl olduğunu sordu.Kadıncağız alaca karanlıkta;millerce ötelerden konuşur gibi titrek ve bitkin sesi ve anlaşılması zor kelimeleriyle;"iyi olduğunu merak etmemesini" filan söyledi.Hep yaptığı gibi yer yatağını toplayıp yüklüğe taşıdı.Yataktan boşalan yere seccadesini serip çizgili pijamasının paçalarını dizlerine doğru bir kaç kat katlayıp kapının eşiğinde,teki ters dönmüş olan kayışlı tahta takunyaları ayağına geçirdi.Kollarını dirsek yukarısına dek sıvazlarken bakır ibrikle sofada ağzında dualar ve ayetler mırıldanarak abdestini tazeledi.Önce ateşte kararmış alüminyum çaydanlığı ocağa bıraktı,sonra kamet getirip namaza durdu.Bu alışılmış ve kaçıncı kez yapıldığı bilinmeyen her sabahki ezber işlerindendi artık.Namaz bitene dek çay da kaynamış olurdu.
*
Son rek'atından sonra selamını verirken,çaydanlığın fokurdayan imbiğinden kızgın ocağa taşan kaynar suların cızırtısını duydu ve seri bir halde namaz sonrası duasını da okurken,Koyun postundan mürekkep seccadenin ucundan katlayıp her zamanki yerine bıraktığı gibi ocağa yetişip küçük demlikte demledi çayı.O kadar alışkın dı ki,bir kaç hareketiyle farkında olmadan sofrayı eksiksiz kuruverdiğini görüyordu.Kahvaltı hazırdı artık,Ferec taş merdivenden yukarı dama çıkıp,sabahın serinliğinde yorgana daha bir sıkı sarılarak uyuyan oğlu Şêrîn'i hafifçe dürterek uyandırdı,tatlı ve babacan sesiyle.Şêrîn,bir o yana bir bu yana kıvrılıp dönerken,yorganın sıyrılmasıyla açıkta kalıp üşüyen bacaklarını kıvırıp dizlerini karnına çekti büzüldü bir süre.Babası seslenmeye devam edince çaresiz gözlerini araladı ve bir kaç gerinmeden sonra kalktı.Daha onbir-oniki yaşlarındaydı Şêrîn.Bir eliyle gözlerindeki çapakları silerken,diğer eliyle de küçük pipisini tutarak arka avluya damın kenarından aşağı işedi.Bu arada babası onun da yatağını toplarken,bunu yaptığı için yine tatlı sözlerle kızdı O'na."Sen artık küçük bir çocuk değilsin,Senin yaşındakiler artık namaz kılıyorlar...Rençberlik yapıyorlar,bu gidişle bir gün birilerinin kafalarına işeyeceksin oğlum!sonra da durduk yerde kavga patırtı çıkacak"...diye hafiften azarladı.Şêrîn bunları duymaya alışıktı.Hiç bir şey söylemeden babasının abdestinden,bakır ibrikte arta kalan suyla yüzünü yıkadı,sofraya isteksiz ve iştahsızca oturup,zeytin ve ekmeğe bakakaldı bir süre.Ferec o arada bir bardak çay doldurup önüne koydu.Şêrîn kahvaltıyı bırakıp annesinin başucuna ilişti.Hiç bir şey konuşmadı sadece belli belirsiz karanlıkta zar zor seçilen yüzüne baktı annesinin.Başını yorganın üzerinden,hafif hırltılarla inip kabaran göğsüne koydu,kokusunu çekti içine bir müddet.Annesi ağlamasına hep kızdığından ağladığını belli etmemeye çalıştı.Babası bu arada iki kanatlı avlu kapısını sacın çıkardığı gürültü ve gıcırtılarla açtı,koyun sürüsü;"balık istifi"yolcu bindiren bir otobüsten kendini bir an önce dışarı atmak isteyen nefesi daralmış yolcular gibi,biri diğerine sıra vermeden avlu kapısına yüklendi.Ferec,onlara daha çok yol açmak için sırtını taş duvara yapıştırmış,bir elinde uzunca çoban asâsı,diğer eliyle de sac kapıyı tutuyordu.Koyunlar,bir anda yırtılan bir tahıl çuvalından saçılan taneler gibi sokağa saçıldılar.Ferec hayvanların ayaklarından yükselen toz bulutunun bir kısmını yuttuğu için bir kaç kez üst üste öksürdü.Kapıyı tekrar kapatırken,neredeyse düşmek üzere duran kasketini doğrultup düzeltirken,Şêrîn'e"Oğlum çabuk kahvaltını et,yetiş bana,hemen dönüp anneni tekrar kasabaya,doktora götüreceğim".diye seslendi.Şêrin;"tamam hemen gelirim"diye bağırdı arkasından.
*
Artık yaşlanıyordu Ferec.İlk eşi doğumda bebekle beraber vefat edince uzunca bir süre yasını tutmuş,sonra hısım-akrabanın ısrarı ve zorlamasıyla,henüz üç aylık gelinken eşini faili belli bir cinayete kurban veren Kesran'la evlenmişti.Hani"ay parçası,elma yarısı"dedikleri bir yüzü ve yapısı vardı Kesran'ın.Kumasından kalan çocuklara kendi evlatları gibi hiç ayırt etmeden bakmış,onları büyütmüştü.Şêrîn ve diğer kardeşleri de;gördükleri sevgi ve şefkatten ötürü belki,O'nu öz anne olarak görüyorlardı.Kesran'ın çocuğu olamıyordu.Pahalı tedavilerden geçmesi gerekiyordu çocuk sahibi olabilmesi için.O da"zaten çocuklarımız var"deyip vaz geçirmişti Ferec'i doktor doktor dolaşmaktan.Aralarında yirmi yıla yakın yaş farkına rağmen,eşine veremediği sevgiyi göstermişti Ferec'e ve çocuklarına.Sanki Allah'ın iyiliği zühur etmişti her şeyiyle,bu güzeller güzeli hanımda.Her şey düzelip yoluna girecek gibi olurken,bir hastalık nereden gelmişse gelmiş,pençesine almıştı kadıncağızı.Hiç bir olumlu sonuç alamasalar da artık doktorlara gider gelir olmuşlardı aylardır.
*
Ferec sürünün peşinden yamaçlara tırmanırken,fazla dağılmasınlar diye uzaklaşan koyunları değişik kızgın seslerle,yakındakileri de asâsıyla hafifçe kötekleyerek bir araya toplamaya çalıştı.Çoğu bağ bahçe sahipleri,yamaçlarda bir hayvan sürüsü görür görmez işi gücü bırakır,oturup sürüyü seyre koyulurlardı.Sürü biraz kendi arazilerine yaklaşıp girecek gibi olursa,can havliyle bağırır,duruma göre bol beddualı ve küfürlü kelimelerle çobanı uyarırlar bahçeleri bağları özellikle keçilerin hışmından kurtarmış olurlardı.Çobanın bir kaç dakikalık dalgınlığı bile,özellikle keçilerin ön ayak olduğu bir talanla sonuçlanırdı.Neyse ki Ferec'in keçileri yoktu.Yine de her an tetikte olmak gerekti.Hayvanları toparladıktan sonra asâsını koltuğunun altına sıkıştırıp tabakasını çıkardı,bir kayanın kenarına çömelip sigarasını sardı.Günün ilk ışıklarıyla İlk dumanlarını tellendirirken,aşağılardan koşa koşa gelen Şêrîn'i gördü.Çok geçmeden yanındaydı babasının.Ferec,oğlunu öptü kıvrım kıvrım kıvırcık ve karışık saçlarından.İçinde ekmek peynir zeytin bulunan heybesini omuzuna astı,asâyı da minik ellerine tutuşturdu,bir dizi tembih ve nasihatle bıraktı köye yöneldi hızlı adımlarla.
*
Eve vardığında,Kesran'ın yatak yerinin güneşte kaldığını gördü.Hemen yorganını sıyırıp,kendisinden beklenmeyen bir güçle,hasta bedeni kucakladığı gibi içeriye taşıdı.Kesran;bu babası yaşındaki adama sevgi dolu çakır bakışlarıyle baktı,Ferec,O'nu yere usulca bırakırken,her ikisini de öptü bu derin bakışların.Kesran duyduğu ağrıları unuttu bir süre.Kalın ve etli dudakları bir tebessüme büründü.Derin bir ah çekti.Ferec durup bir daha görmeyecekmiş gibi daldı gözlerine Kesran'ın.Her yanı hem hastalığın etkisi,hem de bir süre maruz kaldığı güneşten,ter içinde kalmıştı."yıkanmak istermisin?"diye sordu Ferec usulca.Kesran kızardı biraz,utangaç bir sesle"hiç halim yok,aslında iyi olurdu,terden boğuluyorum"diyebildi.Sonra geç kalmış olduğunu hatırlayıp irkildi.Hemen temiz elbiselerini çıkardı,daha dün yıkamıştı kendi elleriyle.Genç kadın üzerini değişirken sıkılıp utanmasın diye yanı başına bıraktı.Kesran'ın gözlerinden yaşlar saydam boncuklar gibi solmuş yanaklarına indi,Ferec;"Kesranım!...sıcak su var,ben dolmuşçuya haber edeyim bizi unutmasın,sen bu arada yıkanırsın istersen"deyip arkasını dönüp kapıdan çıkmaya davranırken,ilk kez utangaç konuştu Kesran;"Beni sen yıka...kalkamıyorum yerimden..."dedi.Ferec allak bullak oldu bir anda.Eli ayağı çözüldü,titredi...çenesi zangırdamaya başladı dişlerini sıktı,gıcırtları duyuldu.O güne dek doğru dürüst vücudunu hiç görmemişti.Hem inancı buna izin vermiyordu,Hem de zaten çoğu zaman kör karanlıkta ilişmişlerdi birbirlerinin mahrem yerlerine.Şimdi ise çaresiz yapmak zorundaydı bunu.Daha bir telaşla,"O zaman beklemelerini söyleyeyim önce,yoksa ikinci sefere kalırız,geç olur"deyip hızlıca kaçarcasına sekip gitti kapıdan.Kesran'ın başı yastığa gömüldü.
*
O kadar hızlı yürüyordu ki;koyu gri şalvarı adımlarının gerilişiyle kumaşa mahsus forultular çıkarıyordu.Yolcular birikmeye başlamışlardı dolmuşun yanına.O'nu koşar adım gelmekte görünce,her kes dönüp baktı.Hepsinde de aynı endişe vardı.Neyse ki korktukları olmamıştı.Daha fazla yaklaşmadan selamla seslendi köylülere,"Biraz bekleyebilirseniz,Kesran'ı hastaneye götüreceğim,kusuruma bakmayın ne olur"dedi,Ötekiler gayet saygılı ve biraz da acıyan bir takım seslerle"Bekleriz tabi ne demek Ferec amca"dediler.Ferec ürperiyordu.Kesran'ın artık kalkamaması korkutuyordu O'nu.Karmakarışık halde döndü,Kesran,O'nun ayak sesleriyle doğruldu,Ferec fazla utanmasın diye perdeleri örttü.içerisi loş bir ışıkta kaldı.Gözlerini kaçıra kaçıra Soydu Kesran'ı,kucağına aldı,hazır ettiği suyla yıkamaya başladı...Saçlarını sabunladı.Birbirlerine belli etmeden ağlıyorlardı.Kesran biraz da bu yaşlıca adamın gözyaşlarıyle yıkanıp arındı ter kokularından.Bir çırpıda Kesran'ın iyice zayıflayıp erimiş dal bedenini bol suyla duruladı,saçlarına havlular sarıp ovdu.Kesran biraz kendine gelmiş hareketlenmiş gibiydi.Ferecin ellerinden tutup yanaklarına bastırdı."hastalığımı hoş gör,sana layıkıyla kadınlık edemedim..."dedi.Ferec,diğer eliyle ağzını kapamaya çalıştı."Şimdi sırası değil bunların...ben kör değilim Kesran,sen yeter ki yaşa...hayatımda kal...ben senin kadınlığını değil,sadece benimle kalmanı istiyorum...yatalak da olsan dert değil...Gözlerindeki yaşlara kurban olurum Yarim...üzme kendini bunlar için..."dedi.Yine aynı aceleyle giydirdi sabun kokulu elbiselerini.Up uzun saçlarını taramaya vakti yoktu.Başına beyaz tülbendini özenle sardı,bağladı.Bir battaniye ile de sarmalayıp kucağına aldı tekrar.O arada dolmuşun şoförü de karşılamaya yardıma geldi.Öteberisinin bulunduğu bohçayı alıp dolmuşa doğru yürüdüler.
*
Kesran'ın arabaya bindirilmesinden sonra,her kes dilini yutmuşa döndü.O'nun eski halini biliyorlardı ve bu kadar güzel bir insanın ne hale geldiğini görmek,hem acı veriyordu onlara,hem de inanılmaz korkutucu geliyordu.Dolmuş,ham toprak yolda,biraz da temkinlice çukur tümsek bata çıka,geride yoğun toz duman öbekleri bırakarak ilerlemeye başladı.O'nun hatırına kimse sigara içmedi o gün.Kimse şakalaşıp sohbet etmedi dereden tepeden.Kızıltepe'ye varana dek gözlerini bir kez açıp etrafına bakamadı Kesran...Sadece Ferec'in omuzuna düşürdüğü başını,her düşüşünde,yine bir elinin yardımıyle doğrultup kısık gözlerle yorgun yüzüne bakıyordu O'nun.
*
Kasabada yolcular indirildi,Kesran yürüyemiyeceği için,dolmuş,doktorun muayenehanesinin kapısına kadar getirip bıraktı onları.Doktor da yaşlıca ama yakışıklı dinç görünümlü bir adamdı.Zaten bir çok defa gidip geldiklerinden onları tanıyordu artık.Gelenleri ayakta karşıladı,Ferec Kesran'ı içeriye götürüp muayene sedyesine bıraktı yavaşça.Kolunun teki Ferec'in omuzunun üzerinden kayıp duvara çarpıyordu ki doktor davranıp havada yakaladı.Hastasını bu kadar halsiz görmek onu da çok sarsmıştı.Stetoskopu kulaklarına dayadı başladı muayeneye.Suratı daha bir ekşidi.İşi bittikten sonra.Ferec'i karşısına oturtup bir çay ikram etmek istediyse de,Ferec çeyrek türkçesiyle istemediğini söyledi.Kasketini ellerinde sımsıkı tutmuş,pür dikkat doktorun ne diyeceğini bekliyordu.Doktor uzun etmeden kısa ve net konuştu."Ferec bey kardeşim,hastanın durumu neredeyse umutsuz gibi,maddi olarak çok uygun durumda da değilsin,bir hastaneye yatırılıp müşahade altında tutulsa belki de tedaviye cevap verir,yani yine de düşünün siz,işin o tarafı size kalmış.Ama yine de daha fazla mağdur olmanızı istemem..."Ferec yine çeyrek türkçesinin içine bir kaç tane de kürtçe kelime katarak,"sonuna kadar ne gerekirse yapılacağını"söyleyip,doktordan gerekli işlemleri yapmasını rica etti.Bir tomar rapor,film ve kağıdın içine küçük bir tomar daha eklenerek eline tutuşturuldu Ferec'in.Gidip hemen bir taksi tuttu.Diyarbekir'e gitmek üzere yola çıktılar.
*
Hastaneye yatırılacaktı Kesran.Bir de refakatçi gerekirdi yanına.Kalacak olsa çocuklara kim bakacaktı?...eş,dost akraba,sadece söze gelince bülbül kesilir,iş bir şeyler yapmaya gelince,her kes köşe bucak çekilirdi böyle zamanlarda.Eli şakağında bir süre kayıt işlemlerinin bitmesini bekledi.Hastane masrafının ilk ödemesini de yaptı,cebinde sadece yol parasına yetecek kadar para kaldığını gördü.Çarşıya çıktığında açlığını hatırladı,fakat cebindeki parayla bir simit bile alsa,bu kez şoföre dil döküp eksik yol parası vermesinin açıklamasını yapmak yerine aç kalmayı tercih etti.Biraz sonra da tekrar Kızıltepe'ye doğru yola çıktılar.
*
Köye varana dek zaten hava kararıyordu.Şêrîn sürüyü getirmiş,avlunun kapısını çoktan kapatmış babasının yolunu gözlüyor,annesinden haber getirmesini bekliyordu.Kardeşleriyle beraber,boyları da yetmediğinden lambayı yakamadan karanlık odanın içinde birbirlerine sokulmuş bekleşiyorlardı.En küçüğü ikide bir ağlıyor,diğerleri bir yandan avutmaya çalışıyorlar,çabaları sonuç vermeyince de bu kez kızıyorlardı küçüğe.Ferec odaya girdiğinde onları bu halde görünce içi burkuldu.Hemen gaz lambasını yaktı,tencereye biraz su koyup ocağa bıraktı.Bu kadar aç bekledikten sonra en güzeli sıcak bir bulgur pilavıydı.Su kaynayana kadar çocuklara baktı,üstlerini başlarını değişip düzeltti.Kirli çamaşırları komşu hanımın isteğiyle,yıkaması için götürüp avludaki duvarın üzerine bırakıp onlara seslendi.Biraz sonra yarı karanlıkta,genç bir kız gelip çamaşır sepetini aldı gitti.Şêrîn sabırsızlıkla annesinin durumunu sordu durdu babası geleli.Ferec kaçamak cevapların artık işe yaramadığını anladı ve içlerinde durumu en çok kavrayan Şêrîn olduğundan,O'na kısaca anlattı."Şêrîn,oğlum,anlayacağın annenin iyileşmesi için bir süre hastaneye yatırılması gerek.Bunun için de para.Yani sabah erkenden seninle Kızıltepe'ye sürüyü götürüp geri kalan koyunları da satmaktan başka çaremiz kalmadı.Bunu yapmazsak,annen gözlerimizin önünde,göz göre göre eriyip ölecek yavaş yavaş.Ben zaten yaşamasından umut kestim,bari son günlerini fazla acı çekmeden geçirsin kadıncağız"deyip artık hıçkırıklarını tutamadı.Şêrîn bir an"sonunçta ölecekse sürüyü boşuna satmış olmuyormuyuz?"diye konuşacak olduysa da bundan utanarak vaz geçti.Kafası o kadar karışıktı ki;annesinin öleceği gerçeği bütün inanılmazlığı ve yakıcılığıyla içine çöreklenmiş duruyordu.O'nun ağladığını görünce çocuklar da ağız birliğiyle ağlamaya başladılar.Birazdan yarım yamalak pişen bulgur pilavı önlerine gelince,yatışıp usulca yediler,Babaları yataklarını yapıp yatırdı onları.
*
Şêrîn'in gözlerine uyku girmiyordu.Bir yandan sürüyü kaybedince artık ne yapacağını düşünüyor,bir yandan annesinin durumunu düşününce sürüyü düşünmeyi bile unutuyordu.Sonunda sürünün satılmasından başka çare olmadığına kendini razı edip uykuya daldı.Ferec Hala uyuyamamış,peş peşe sigara sarıyor,biri sönmeden sonrakini yakıyor,tek tük de olsa öksürüyordu.Kesran'ın durumunu sormak için ziyarete gelen komşular da artık dağılmışlardı.Ferec de yatsı namazını kılıp yatağına uzandı.Gök yüzü daha bir bulutlarla sarınmıştı.Gece yarısına doğru,son baharın ilk yağmurları toprağa inmeye başlıyordu.Ferec uyur uyanık halde,yarı açık pencereden içeriye sızan ilk yağmurların düşme anlarına mahsus toprak kokusunu çekti derinden,Kesran'ın gibi kokuyordu.Dişlerini sıkıp alnını yastığa bastırarak tireye sarsıla ağladı kimselere duyurmadan.Bir adamın bu kadar şanssız olduğu;pek görülen durumlardan olmasa gerekti.
*
Sabahın erken vakti yine ayaktaydı Ferec.Şêrîn de uyanmış,sessiz sedasız bir burukluk içinde,bir kaç lokma zeytin ekmek ve birer bardak çayla kahvaltı edip yola koyulmuşlardı.Yol oldukça uzaktı.Ama Şêrîn yirmi kilometreyi hiç dinlenmeden babasıyla yürüdü.Kasabaya vardıklarında hayvan mezatında koyunları satmak için fazla oyalanmalarına gerek kalmadı.Hepsi besili gibiydi hayvanların.Çoğu kasaplara satıldı zaten.Parayı sağlamca sakladı iç cebine Ferec.Sonra Şêrîn'in de ısrarıyla Diyarbekir'e gitmek için çarşıya yöneldiler.Öğleye doğru da Diyarbekir'e varmışlardı.Biraz ihtiyaç öteberi aldı Ferec,ve Şêrîn'in de elinden tutarak hastaneye yollandılar.
*
Zar zor görevliyi ikna etti,ziyaret kabul etmiyorlarmış.Bir kaç dakikalığına da olsa;Şêrîn annesinin yanına,odaya girebildi.Yatağının üzerine naylona benzer bir örtü çekilmişti.Yüzü pek seçilmiyordu,gözyaşları içinde dakikalarca onu seyretti Şêrîn,Kendinde değildi zaten annesi,ilaçlarla sürekli olarak uyutuluyordu.Getirdiği reyhan dallarını cebinden çıkarıp başucundaki küçük çekmeceli şifoniyerin üzerine bıraktı.Hepsi de çoktan solmuştu,yaprakları sarkıyordu,Kesran'ın haline ne çok benziyorlardı bu halleriyle,solmuş reyhan dalları...Sonra babası dışarda beklemesini söyleyip,Kapısında"başhekim"yazan bir odaya girdi.Dışarı çıktığında,yüzü o kadar değişmişti ki,Şêrin;alacağı cevaptan korktuğundan hiç bir şey soramadı.Tekrar babasının eline tutunup beraber çıktılar hastaneden.Öğle vaktinin ezanı çoktan okunmuştu.Normalde namazını hiç vakit kaybetmeden kılan Ferec,bu kez de aklına gelir gelmez,yol üstündeki ilk camiye girip abdest tazeledikten sonra,Şêrîn'e cami avlusundan çıkıp uzaklaşmamasını söyleyip içeri girdi.
*
Babasını beklerken,yolda aldıkları simidi kemirmeye başladı Şêrîn,Babası onu o halde görünce,"Oğlum,istersen bir lokantaya gidip karnımızı doyuralım"dedi.Çok istiyor olmasına rağmen,"hayır,gerek yok o kadar para harcamaya,annem iyileşince beraber gideriz,hem O da çok sevinir,üstelik paramız biterse annemin ilaçlarını nasıl alırız sonra?"dedi...Bu cevabı ummuyordu Ferec.Afalladı resmen.Ne düşüneceğini bile unuttu bir süre.Kendine geldiğinde Kızıltepe arabasına binmişlerdi çoktan.
*
Köylerine varana dek yine vakit ikindiyi geçiyordu.Avlu kapısını açınca,çocukların orda burda toz toprak içinde debelendiklerini gördüler.Babaları,bu kez"fırın ekmeği"getirmişti onlara.Ekmeği görünce saldırdılar.Ferec önce onları sıra ile zarzor yıkanmaya ikna etti sonra ellerine birer parça ekmek tutuşturdu.Kıtlık-kırandan kurtulmuş gibi yediler çarçabuk.Gelişini haber alan konu komşu köylü avluya doluşup halini sordular Kesran'ın.Hepsi aynı buruk cevapla ve oldukça moralsiz;içlerinden dualar mırıldanarak döndüler evlerine.Baş hekim;nadiren de olsa yaptığı gibi,bu kez de insafa gelip,"refakatçi kalması gerekmediğini,Kesran'ın yanına bir hastabakıcı ve hemşire ayırdığını,gidip çocuklarının başında kalmasının daha iyi olacağını söylemiş,Ferec'i köye gitmeye ikna etmişti.İki gün arayla akşama doğru,dolmuş şoförü Şeref,Kasabadan dönüşte uğrayıp,Ferec'e"yarın hastaneden beklendiği"haberini getirdi.
*
Ertesi sabah,Ferec bu kez kardeşlerini Şêrîn'e emanet bırakıp Diyarbekir'in yolunu tuttu.Hastaneye varır varmaz yine başhekimin odasına gitmesini söylediler.Oradan çıkıp Kesran'ı görmeye gidecekken,Kesranın odasından bir hemşirenin koşarak kendisine doğru geldiğini gördü.Dili döndüğünce ne olduğunu anlamak için kıza sordu.Kız;ne diyeceğini şaşırmış bir vaziyette,başhekimin odasına daldı,bir süre sonra beraber çıkıp Kesran'ın odasına girdiler.Ferec bir şeyler seziyor ama hala hayretler içinde bu telaşlı hallerine bakıp duruyordu.Birden uyanmış gibi,koşarak O da,odaya daldı,Kesran can çekişmekteydi.Oradakilere hiç aldırış etmeden kapandı üzerine Ferec.Kasketi başından kurtulup yerlerde yuvarlanıp doktorun ayaklarının dibine devrildi.Doktor eğilip şapkayı aldı.Ferec artık önünü göremeyecek hale gelmişti.koltuklarının altına girip koridora bir bankete oturttular O'nu.Şapkasını yanına bıraktılar.Biraz kendine gelir gibi olunca yakasına bir şey yapıştığını farketti.Alıp baktı,yine hüngür hüngür ağlama krizine kapıldı gitti.Şêrîn'in annesine getirdiği,çoktan kurumuş rayhan dallarından biriydi yakasına yapışan,Kesran'ın üzerine kapanırken kılçık yerinden asılıp kalmış olmalıydı yakasına.İtina ile kasketinin içine koydu.Kasketi başına taktı,zorla da olsa doğrulup kalktı.Bir tek kelime geldi aklına ve yutmadan mırıldandı;"innelillah ve inna ileyhirraciûn..."
*
Bilâl Mardin
*
UYARI:TÜM HAKLARI YAZARINA AİTTİR.İZİNSİZ KOPYALANIP KULLANILAMAZ.